28 Şubat 2009

TERSTEN BAŞLAYAN YAŞAM


Can Yücel' den

Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir.
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel, hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mı?
Cami'de uyanıyorsunuz. Bir tahta sandık içerisinde, herkes karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette tabuttan doğruluyorsunuz.
Yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak. Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi hazır. Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz.
Ne güzel, hazır maaş, hazır ev…
Altmışlı yaslara kadar garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor, Kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.
Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol s aati veriyor patronunuz.. Ve genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan olarak ise başlıyorsunuz. Herkes karsınızda el pençe divan... Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz. Diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkalade.
Aman ne güzel günler başlıyor...
Derken bir gün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada babanız ortaya çıkmış, "fazla çalıştın" diyor "artık eve dön, işi bırak, okumaya başla, harçlığın benden olsun..." keyfe bakar mısınız?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden, su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor. Derken Anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok artık.
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, "evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna" Diyorlar.. Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yara tıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor. Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır.
Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor, sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.
Ve günün birinde müthiş keyifli bir geceyle hayatınız bitiyor... : )

27 Şubat 2009

AYRLIDIK İŞTE


Kavga yok,
Kin yok,
Pişmanlık yok,
Düşmanlıkta yok.
Şimdi benim gizemli hayallerimde
Söyleyemediğimiz sevgimizin güzelliği,
Kağıtlarda yarım kalan şiirler,
Anlatamadığım duygular
Susturulmuş ninnilerle
Uyuyan kalbim...
Yolunu bekleyen gözlerden
Süzülen yaşlar
Yarım kalan hayallerim
Yıkılan umutlarım
Ayaklar altına alınan,
Genç kızlık gururum...
Herşeye rağmen
Kavga yok,
Pişmanlık yok,
Düşmanlıkta yok...
İşte dudağına kondurduğum
Son buse bu.

''Bir şiirin güzelliği yazan kişinin
duygularından ziyade okuyan kişinin
'İşte...! beni anlatıyor' diyebilmesidir.

HATİCE TÜRKMEN
YURTSEVEN

25 Şubat 2009

Aslında çok şeydir, Türk olmak.


Türk olmak,
Osmanlı'nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi.
Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.
Türk olmak,
Kıbrıs'ta, Hocalı'da, Anadolu'da ve Balkanlar'da soykırıma uğrayıp karşılığında yapmadığın soykırımla suçlanmaktır.
Türk olmak,
Çanakkale'de ölmektir. Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir, onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır. Düşmanın ardından rahmet okumak, kanlından helallik almaktır.
Sabahları odana rahmet dolsun diye, camı açmaktır. Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir.
Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır.
Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır.
Türk olmak,
harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile, paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, yedi düvele meydan okumaktır.
Türk olmak,
askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, belki de dönmeyeceğini bilerek. Türk olmak, annenin şehit oğlunun ardından 'bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim' demesidir.
Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken 'vatan sağ olsun' demesidir.
Türk olmak,
ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. Aynı nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. Göz hakkına, diş kirasına saygıdır
Türk olmak,
Evindeki bir kap aşın yarısını tanrı misafirine vermektir.
Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.
Türk olmak,
milli maçta ağlamaktır.
Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktır.
Türk olmak,
aşkını ölesiye sevmektir. Aşkı için ölmektir, öldürmektir. Sevdiceğinin elini bir
Kez tutamadan, toprağa girmektir.
En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir.
Eşkıyaya türkü yakmaktır,
Türk olmak,
Milletine sövmektir, ama başkasına sövdürmemektir.
Türk olmak,
Yunus'u bilmektir, Aşık Veysel'i sevmektir. Mevlana'yı, Hacı Bektaş-ı Veli'yi ve Hoca Yesevî -tek bir satırını okumasa da- yüreğinde taşımaktır.
Türk olmak,
saz çaldığında, ney üflendiğinde, kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında, yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü'nde...
Hayatın sana verdiklerine 'nasip', vermediklerine 'kısmet' demektir.
Her işin 'hayırlısına' inanmaktır ve 'feleğe' küfretmektir ve ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.
Türk olmak,
Asya'da batılı, Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir.Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaradılanı Yaradandan ötürü sevmektir.
Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.
Türk olmak,
mahalle maçı için aynı saatte, on kişi buluşamazken, milyon kişinin bir araya gelmesidir. Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.
Türk olmak,
Buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken, daha ağır buhranda sorumlusuna en ağır cezayı tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir.
Türk olmak,
Sırtından saplanan her hançeri, her ihaneti ve ihanet edenleri, kardeşim demektir, anlamasalarda. Hep sabredendir.
Türk olmak,
En zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, en dertli gününde bile her
ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.
Zor iştir Türk olmak.
Türk olmak,
Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamdetmek, her çıkan başak için şükretmektir.
Türk olmak,
medeniyetler mezarlığı Anadolu'da bin yıl ayakta dik durabilmektir.
Ve...Daha nice bin yıllara meydan okumaktır...
Alıntı

24 Şubat 2009

SABIR


80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı .Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti.
O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu.
Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra
oğluna sordu: "Bu ne oğlum?"
Oğlu şaşkın, cevapladı: "o bir karga baba."
Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yinesordu: "Bu ne oğlum?"
Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: "Baba, o bir karga"
Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu: "Bu ne?"
Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü:
"O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?"
Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: "Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devamediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?"
Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.
"Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanı başımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu."
Alıntı

Bir Hint Masalı‏


Bir Hint masalına göre, kedi korkusu ile devamlı endişe içinde yasayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya baslar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok.
Onu eski haline döndürür.
Ve der ki,
'Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir
farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardim
edemem.'

Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda söyle diyor :

'İnsanların çoğu Sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için..
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için..
Alıntı..

23 Şubat 2009

Sahane sınavlar ve sahane cevaplar...


HOCALAR UÇUK OLUNCA – 1
Renkli kişiliğiyle ün yapmış bir felsefe hocası, yılın son sınavını yapmak üzere sınıfa girmiş.. Bütün öğrenciler çok heyecanlı, hepsi merakla soruları bekliyorlar, felsefe hocası sınıfa şöyle bir bakmış, derken sandalyesini kaptığı gibi kürsünün üzerine koymuş..
- İşte 100 puanlık tek soru demiş.. Bana bu sandalyenin var olmadığını ispat
edin.
Herkes bir girişmiş yazmaya efendim hızlı hızlı yazanlar harıl harıl düşünenler derken, aralarından biri kâğıda tek bir cümle yazmış sonra kalkmış hocasına vermiş ve sınavı bitirip çıkmış...
Sonuçlar açıklandığı zaman bir bakmışlar koca sınıfta 100 üzerinden 100 alan tek kişi var, o da sınavı 2 dakikada bitirip çıkan çocuk!
Peki, acaba çocuğa 100 puan getiren o tek cümle neymiş?
Cevap kâğıdına sadece şunu yazmış:
HANGİ SANDALYE?
...

HOCALAR UÇUK OLUNCA – 2

Bir üniversitede bir ödev verilmiş ve bu ödevden 100 almayı bir kişi başarabilmiş.
Kompozisyon Ödevi:
Aşağıdaki konulara kısa ve etkili bir şekilde değinen bir kompozisyon yazın.
1. Din
2. Cinsellik
3. Gizem
100 alan ödev:
“Allahım! Hamileyim. Acaba Kimden?”
....

HOCALAR UÇUK OLUNCA – 3

Aynı hoca başka bir sınavda “Risk Nedir?” diye soruyor. Yine bir öğrenci sınavın ilk 10 saniyesinde teslim ediyor kâğıdını. Kâğıdın üst kısmında sadece isim-soyadı yazıyor, gerisi ise bomboş beyaz yaprak. En altta ise
“İşte risk budur!” diye yazıyor. Ve sonuçta da sınıftaki en yüksek notu alıyor.
Hocanın bir sonraki sınavında yine “Risk Nedir?” sorusuyla karşılaşan öğrencimiz tekrar boş kağıt verince bu sefer 0 alıyor.
Tabii koşa koşa hocaya gidip sebebini soruyor.
İşte cevap:
Aynı şartlar altında, aynı riski iki kere almak aptallıktır!
......

HOCALAR UÇUK OLUNCA – 4

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Hocanın biri sınavda, o günlerde devam etmekte olan bir davanın detaylarını vermiş ve sonucun ne olacağını sormuş. Tabii,
bütün öğrenciler ha babam, de babam, sayfalarca yazmaya başlamışlar. Ama bir öğrenci kağıdını sınavın ilk dakikasında vermiş. Ve buna rağmen 100 almış.
Öğrencinin yanıtı tek cümleymiş:
“Devam eden dava hakkında yorum yapılamaz.”
Alıntı..

21 Şubat 2009

BU KADAR SEVEBİLİRMİSİNİZ?


Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk
kez…

Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk
karşılaşmadan sonra,bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için,hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler.

Gençtiler, çok genç...

Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında... Sırf birbirlerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

Okullarını bitirince hemen evlendiler.
Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onların ki...

Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü...
Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca, 'bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur' diyerek devam ettiler hayatlarına.

Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler...

'Senin için ölürüm' derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adam da 'Hayır, ben senin için ölürüm' diye yanıt verirdi hep...

Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın,
'Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak....
'Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu,
'Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma' Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi ya zaten....

Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerind e, daha az çalışmaya karar verdiler.

Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı.
Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı.
Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde 'satılık' levhası asılı olan.

'Ne dersin, bu evi alalım mı?' dedi adama.

'Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile.
Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı...'

'Sen istersin de ben hiç hayır diyebilir miyim?' diye yanıt verdi adam. 'Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık....'

Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu, adam Amerika'ya giderken. Her gün , her saat konuştular telefonla.

Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında.


Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için,
sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: 'Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut...'

Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri.

Derdini söylemesi için yalvardı adama, 'Senin için ölürüm,
biliyorsun, ne olur anlat' diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam,
duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...

Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, 'Artık dayanamıyorum, sana söylemek
zorundayım' diye sözünü kesti arkadaşı. 'O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen.
Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...



'Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları' diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp,
bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi.
İnkâr etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında…
Ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, 'son bir kez kucaklamak
isterim seni' diyecek oldu ama kadın, 'defol' dedi nefretle...

İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikâyesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın.

Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi.

Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan
nefretin alması için dua ediyordu.

Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı.



Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. 'Sen, buraya ne yüzle geliyorsun' diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı.
'Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor.' dedi genç kadın.



Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:

'Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o
bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi.

Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim Sana bu kutuyu vermemi istedi.'Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın…

Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kâğıt duruyordu kutuda.

İlk kâğıtta, 'Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem' diyordu... Sırayla okudu;

'Seni çok sevdim',

'Seni sevmekten hiç vazgeçmedim',

'Senin için ölürüm derdin hep, doğru
söylediğini bilirdim.'

'Fakat benim için ölmeni istemedim'

'Şimdi bana söz vermeni istiyorum.'

'Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?'



son kâğıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kâğıtta şunlar yazılıydı:

'Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım.Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım....

 
alıntı..

20 Şubat 2009

BANU UNUTULUR

BANU UNUTULUR...BU ŞARKIYI ARKADAŞIM GÜLÜME İTHAF EDİYORUM.HERŞEY DÜZELİR...BU HAYAT BÖYLEDİR DOSTUM... SEN ÜZÜLME YETER Kİ...
GÜL SENİN İÇİN...


http://www.video75.com/

SIFIR


SIFIR..
İşin varsa bir sıfır daha koymalısın,
İş seninse üç sıfır daha koymalısın,
İşin iyi gidiyorsa üç sıfır daha,
Araban varsa bir sıfır,
Yazlığın varsa bir sıfır daha,
Daha sıralanabilir sıfırlar hanesi...
Ancak, Sağlığın varsa bir koyarsın başına,
o zaman bütün sıfırlar anlamlı bir değere ulaşır.
Yoksa sonuç sıfırdır, hiç uğraşmayasın boş yere..."

VEHBİ KOÇ

HERŞEYİN BAŞI SAĞLIK...

19 Şubat 2009

ÇaYa KaÇ ŞeKeR..?

ÇaYa KaÇ ŞeKeR..?
Hayat dediğin bir bardak ÇAY..
İnsan ise sadece bir ŞEKER...
Karıştırdıkça hayattan tat aldığını sanırsın..

Çay bitince ANLARSIN!!!

CAN YÜCELİN EN ÇOK SEVDİĞİM ŞİİRLERİNDEN BİRİ
Yalnızlığa dayanırım da,
Bir başınalığa asla.
Yaşlanmak hoş değil duvarlara baka baka.
Bir dost göz arayışıyla,
Saat tıkırtıysıyla...
Korkmam geçinip gideriz biz mutlulukla,
Ama; "günün aydın, akşamın iyi olsun"
Diyen biri olmalı.
Bir telefon sesi çalmalı ara sıra da olsa kulağımda
Yoksa, zor değil, hiç zor değil,
Demli çayı bardakta
Karıştırıp, bir başına yudumlamak doyasıya. Ama
"çaya kaç şeker alırsın?"
Diye soran bir ses olmalı ya ara sıra
Can YÜCEL

Çaya kaç şeker.....

18 Şubat 2009

GÜL YAPRAĞI


Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti.

Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı, kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak veya çan, zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı. İçerideki budist rahip, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı.

Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu. Sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti.

Yabancı, tapınağın bahçesine döndü. Aldığı bir gül yaprağını kabin içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı içerideki budist rahip saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.
Alıntı...

17 Şubat 2009

OLMAZSA OLMAZ

Adamı böyle zıplatırlar...


Hız tutkunlarını böyle zıplatırlar...


Olmazsa olmaz...



Olmazsa olmuyor.Bu ne şansızlık böyle....Ben 4 saydım..

MUTLULUĞUN RESMİ


Ne güzel cahildik!..

Dışarıda kar...
Ama kuzine içten içe öyle yanıyor ki.
Kuzinenin üzerinde demir maşa... Maşanın üzerinde de ekmek dilimleri.
Aydınlık bir kış sabahı ve kızarmış ekmek kokusu... Sucuk lükstü.
Yumurta lezzetli. Ekmek her zaman ekmek gibi... Bir kez olsun kümesten
yumurta almamış, bir kez olsun o kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış ve
fakat alışveriş merkezlerinin restoran katlarında, boğucu bir gürültü ve
havasızlık içinde hamburger keyfine fit olmuş çocuklar ve gençler için
ben ne kadar yaşlıyım?
***
Dışarıda kar...
İçeride kanaat...
İçeride huzur.
O beyaz örtünün gelişi sürpriz olurdu. Şimdiki gibi üç günlük hava
tahmini, kar yağışı için dakikalı randevu falan yoktu. (Meteoroloji
tutturamadığı zaman o kadar seviniyorum ki...) Krize de girmezdik.
İran'ı hiç takmazdık. Yakacak bir şeyler olurdu her zaman.
Ve kuzine hem ısıtır hem de pişirirdi...
Bize kalan kışın ve karın tadını çıkarmaktı...
Mumumuz, gaz lambamız vardı.
***
Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı. Öyle güzel cahildik ki,
keyfimiz bozulmazdı hiç! Portakal kabuklarını sobanın üzerine dizer,
kokusuna râm olurduk. Kestane közlemek büsbütün bir gecenin akıllara
seza mutluluğuydu. Sonra illa ki, büyüklerin anlattığı hikâyeler,
hatıralar... Birçoğu arızalı ve tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma
dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar yerine, geniş ve besleyici bir
masal dünyası...
***
Lezzet bir tarafa, kokuya da hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi?
Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi, sağlıklıydı, lezzetliydi ve mis gibi
kokardı. Çay da kokardı... Domates de... Bütün bu nefasete, küçücük bir
bakkal dükkânının zenginliği yetiyordu.
***
Dışarıda kar...
İçeride huzur...
Türban krizi, doğal gazın kesilme korkusu, yolda kalma telaşı, rejim
tehlikesi... Kimin umurunda... Ne güzel cahildik. Mutluluğun resmini çiziyorduk...

Alıntıdır...

NEDEN OKUMAK


Neden çok okuyoruz, o kadar çok çünküleri var ki; saymakla bitmez.Bunlardan bazılarını yazmak istedim..Tabiki biraz da araştırma yaptım.James Hawel: ''Dünyayı yöneten, kalem, mürekkep ve kağıttır.'' Diyor haksızda değil yani.. Unutulmamalıdır ki kişi hangi mesleği seçerse seçsin çalıştığı kurumda bir numaralı olmalıdır.Gelelim Balzac: ''Bilginin efendisi olmak için çalışmanın kölesi olmalısınız.'' der.Kişinin hayatında bir numaralı olması demek bir çok konuda genel bilgilere sahip olması demektir.İşte bir numara olmanın ilk şartı: Okumak, okumak, okumak...
Herkes başarılı olmak ister.Bunun içinde en önemli şart ise,geçmişteki insanların tecrübelerinden, yararlanarak onların düştüğü hataları tekrarlamamak ve başlanan işe onların tecrübeleri ve deneyimlerinden yararlanarak başlamak.Hatırlarsınız ki tarih derslerinde bile görmüştük.Şimdi tarihe geçersek bitiremeyiz konumuzu...Gelelim konumuza örneğin bir makine mühendisi olacaksınız,peki bu işle 30 sene uğraşmış bir insanın yazdığı kitabı güzelce okursanız o işe 30 yıllık deneyimle başlamış olursunuz.Unutmayalım ki okuduğumuz her kitabın sayfalarında yıllar süren bir deneyim vardır.Bu da bize şunu hatırlatır; her kitap bir ömürdür..
İnsanları tanımanın en kısa yolu kitap okumaktır.. Ama yalnız şunu da belirtmek isterim ki;sırf okumak için anlamak için okumalıyız..Eğer anlamak için okumazsak ne kendimize nede çevremize örnek oluruz. Sadece kendimizi kandırmış oluruz..Son olarak şunu eklemek istiyorum:
Eskiler '' sanat altın bileziktir demişler''..İnsanın mesleği ne olursa olsun mesleğini güzel icra edebildikten sonra,ona ihtiyaç duyduğunda okuduklarıyla kendisine ve çevresine fayda sağlar..Okuma sayesinde elde edilen bilginin ve onun getirdiği faydalarından ömür boyu kullanır..Nice yazarlarımız vardırki;hayatta olmasalar bile kalemleriyle yaşıyorlar..Bizde bu okuma kervanına katılarak,kendimize ve geleceğimizi kurtarmış oluruz..Dediğim gibi; okumak, okumak, okumaktır.

16 Şubat 2009

HEPİMİZİN ARADIĞI HUZUR


Hepimizin aradığı huzur!Etrafında huzur saçan,gözlerinin içi gülen insanlar olsun istiyoruz yanıbaşımızda..Hani şu eskilerin tabiriyle öyle dostlar arkadaşlar arıyoruz ki,ömrümüze ömür katsın! Onları yalnız bu dünyada değil,öte dünyada da isteyelim,yani ahretliğimiz olsun.
Bir gün bunalırsan ve sıkıntını paylaşmak istersen beni ara...
İki elim kanda olsa gelirim,sıkıntını yok ederim...
Bir gün ağlayacak gibi olursan da beni ara...
Seni belki güldüremem ama, söz veriyorum senle birlikte ağlayabilirim...
Bir gün uzaklara kaçmak istersen beni aramakta çekinme..
Seni belki durduramam ama,senle birlikte koşabilirim..
Bir gün yüksek bir köprüden atlamaya kalkarsan da ara beni...
Seninle birlikte atlayamam ama,aşağıda bekler seni tutabilirim...
Bir gün herhangi bir konuda kararsız kalırsan ara beni...
Seni senden fazla düşünür,sana fikirler verebilirim...
Bir gün kimseyi dinlemeye karar verirsen de ara beni..
Ağzımı açmayacağım,söylemediklerini bile dinleyeceğimi bil..
Bir gün beni üzdüğünü güşünürsen de çekinme yine ara beni..
Göreceksin,sana kıyamam,kızamam,üzemem seni..
Bir gün beni ararsan ve benden karşılık alamazsan..
SÖZ VER:O zaman sen ulaşmalısın bana...Çünkü o an bir meleğe gereksinim duyduğunu bilmelisin...
Seni seviyorum Dostum....
Üstelik Senin Tahmin Etmediğin Kadar Çoook....
Alıntıdır...
kaynak:slaytyerim

MİMLENDİM


Sevgilihttps://http//mavigiz.blogspot.com/ ve
http://www.pcoyunlari.org/ taraflarından mimlendim...İki arkadaşımızada teşekkür ediyorum..Mimlemek ne demek olduğu bilmediğim için araştırma yaptım..Tabiki en başa ulaşamadım,en son ingilizce sitelerine kadar ulaştım.Şimdi mimlenmenin 3 kuralı var..
1. Seni ödüllendiren blog yazarının linkini vermek.
2. Bu ödülü 7 blog sahibine daha linklerini vererek göndermek.
3. Seçilen blog yazarlarını durumdan haberdar etmek.

orhan_orh mimi
1 - Pc başından kalkıp pencereyi açıyoruz

2 - Pencereden dışarı bakıyoruz

3 - Gözümüze ilk görünen kişiyi inceliyoruz

4 - Cinsiyetini ve üzerindeki kıyafetleri yazıyoruz.

5 - Ve mim’imizi 7 kişiye gönderiyoruz…

CEVAPLAR

1.Pencereyi açtım.
2.Dışarı baktım.
3.İlk gördüğümü inceledim...her yerde kar var...
4.Bayan,üzerinde kaban, kot pantolon,çanta ve çizme vardı..
5.7 kişiye haber veriyorum..

http://odaoyunlari724.com/
http://www.kitaphane724.com/
http://neslihan75.blogspot.com/
http://kelebeklerkadarozgur.blogspot.com/
http://puanyadapuanlaristiyoruz.blogspot.com/
http://mgurdal.blogcu.com/
http://www.turksamal.blogcu.com/

15 Şubat 2009

AŞK GELSİN


Aşk ulaşılmaz değildir.Yeter ki karşılıklı olsun...Aşkını bulamayanlara sesleniyorum.''Aşk gelsin''



Aşk gelsin mi,gelsin bence, yeter ki gelsin..Her insanın hayatında bir kerede olsa; aşkı tatmalı,yaşamalı,tutkuyla sarılmalı ve en önemlisi aşk karşılıklı olmalı..İnanıyorum herkes aradığı aşkı ya bulmuştur ya da bulacaktır...Bütün insanlara aşkıyla mutlu bir hayat diliyorum..

14 Şubat 2009

BİR ÖMÜR



Sevginizi bir gün değil...Bir ömüre sığdırın..En önemlisi sevginizi içinizden değil,sevdiğinizle paylaşın..Sevgililer gününüz kutlu olsun..

SARI SAÇLIM MAVİ GÖZLÜM



'' ... Bir daha gel Samsun' dan, ''

12 Şubat 2009

HEDİYE

PAYLAŞALIM


Adam 3 yaşındaki kızını, pahalı bir hediyelik kaplama kağıdını ziyan ettiği için azarlamıştı...Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı...
Bayram sabahı küçük kız paketi getirip '' Bu senin babacığım'' dediğinde üzüldü,acaba gereğinden fazla mı tepki göstermişti kızına..Bir gece önce yaptığından utandı..
Ne var ki paketi açınca yeniden öfkelendi.Kutunun içi boştu..Kızına gene bağırdı:
-Birisine bir hediye verdiğinde,kutunun içinde bir şey olması lazım.Bunu da mı bilmiyorsun?! Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı:
-O kutu boş değil ki baba,dedi.''İçini öpücüklerimle doldurmuştum.''
Adam öyle fena oldu ki..Koştu..Kızına sarıldı...Beraberce ağlatılar.Adam o altın kutuyu ömrünün sonuna kadar yatağının baş uçunda sakladı.Ne zaman keyfi kaçsa, ne zaman morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerinden birini çıkarırdı.
Bu yazıyı okuduğumda çok etkilendim.Sizlerinde aynı duyguları paylaşacağımıza inanıyorum..Bu yazıyı burda paylaşmak istedim..Sevgiyle kalın.. Öfkemize hakim olalım.
Dergiden alınmıştır..

BURAYA DA YAZININ GERİ KALANINI YAZIN

BİZİM HAYATIMIZ


Hayatımızda bazı anlar vardır.
Birini öylesine özlersiniz ki rüyalarından çıkarıp ona sarılmak istersiniz!
Mutluluk kapısı kapandığı zaman bir diğeri açılır;
Fakat çoğunlukla kapalı kapıya
O kadar çok bakarız ki
Açılmış yeni kapıyı göremeyiz....




Dış görünüşe bakıp aldanmayın
Zenginliği aramayın o bile gider.
Sizi gülümseten birini arayın,
Çünkü sadece bir gülümseme
Karanlık bir günü aydınlatır.
Yüreğinizi gülümsetecek insanı bulun.





Ne istiyorsanız onun hayalini kurun;
Gitmek istediğiniz yere gidin;
Olmak istediğinizi olun
Çünkü sadece bir hayatınız var
Ve bütün yapmak istediklerinizi yapmak için
Bir şansınız var.



Bu bizim hayatımız,
Çünkü bu geleceğimiz,
Ve keşke dememek için..
Elimizde ki fırsatları kaçırmayalım...
En azından keşkeleri azaltmış oluruz.

09 Şubat 2009

MUTLUYUZ BİZ

Dedim ya mutluyuz biz…
Niye mi????


Biz bu mucizenin gerçek tanıklarıyız

Toprağa can veren su gibi, dünyaya biz can veriyoruz..

Dünya bizimle renkli…

Aile olmayi seviyoruz…

Yan yana anlamlıyız..
Geride veya ileride olmak değil önemli olan..

Bağımlı bile olsak,
özgür ruhluyuz..

Her yasta öğrenmeye açığız…

Bırakalım erkek gününü ,kadın gününü, anneler gününü..

Birlikte bir aile olalım...
Tüm güzel insanlara kucaklar dolusu sevgilerimle…
Her günümüz “insanlık” adına utanç duymadan yasansın..

KIRIK KANEPE


Mut'unbir dağ köyünde(Mersin), dostlarla birlikte gezerken yaşlı bir karı kocayı gördüm.Baktım bir kanepenin üzerinde oturuyorlar.İyice yaklaştığımda tezekten yapılmış evlerinin bahçesinde oturdukları kanepenin bir tarafının tamamen kırık olduğunu, kanepenin sağlam tarafına sıkışarak oturduklarını ve sohbet ettiklerini anladım...Çok güzel sakin sakin birbirleri ile yılların sıcaklığını soğutmadıklarını açıkça belli ederek sohbet ediyorlardı..Yüzlerinde bir tebessüm vardı...Kanepenin bir tarafı tamamen kırılmıştı.Evin halinden ve karı kocanın kılık kıyafetinden maddi durumlarının iyi olmadığı ve yeni bir kanepe alacak güçlerinin olmadığı hemen anlaşılıyordu...Selamlaştıktan sonra,''Kanepe kırılmış''dedim...
Yaşlı adam büyük bir bilgelikle cevap verdi:
''Bizde sağlam tarafına oturuyoruz..Yetiyor bize...''
Kadın da tamamladı:
''He ya yetiyor bize, bak ne güzel oturuyoruz.''
''SEVDİĞİMİN, elini daha sıkı sıkı tuttum...''
AŞK
''Kanepenin sağlam tarafını paylaşmak'' değil midir?...
AŞK ESKİMEYENDİR...
Teşekkürler MAGİRBAS

07 Şubat 2009

İNSANLAR GÜZEL ŞEYLERE LAYIKTIR


Hiç, yalnızca bir gün boyunca bile olsa herkesi olduğu gibi kabul etmeyi, kimseyi yargılamamayı denediniz mi? Çoğumuz için bu çok zor bir şey. Bırakın bir gün boyunca birkaç dakika için bile olsa birilerini yargılamadan edemiyoruz. Eğer düşüncelerimizi gözlemlersek sürekli olarak hem kendimizi hem de başkalarını nasıl yargıladığımızı fark ederiz.

Boyum kısa, kilom fazla, burnum büyük vb gibi kendimizde fiziksel kusur aramak, başkalarının fiziksel kusurlarını görmek, "Ben aptalın tekiyim", "Değersiz biriyim" gibi sözlerle kendimizi yargılamak, başkalarını düşüncelerinden, yaptıklarından, davranışlarından dolayı yargılamak sürekli yaptığımız şey.

Bu da "dar görüşlü" olmamızdan kaynaklanıyor. İnsanları bütün olarak değil, parçalar halinde görüyoruz. Gördüğümüz parçalar da genellikle olumsuzluk olarak nitelendirdiğimiz şeyler oluyor.

Gün boyunca on kişi hakkımızda olumlu bir kişi de olumsuz bir laf etse, aklımız o olumsuz lafta takılıp kalıyor. Neden? Çünkü kendimizi güzelliklere layık görmüyoruz. Çünkü kendimizi sevmiyoruz. Çünkü kendimizi değerli bulmuyoruz.

Hata bulmak, yaşamımızın bir parçası. Çocukluğumuzdan itibaren okulda, evde her yerde yargılanmaya alışmışız. Güzel bir şey yaptığımızda taktir dolu sözler duymaya alışkın değiliz. "Eleştiri" sözcüğü bile çoğu kişi tarafından hata bulmak olarak yorumlanıyor. Oysa eleştiri sözcüğü bir şeyin objektif değerlendirmesini yapmaktır. Güzel sözler içeren olumlu tepkileri ise "iltifat" yani sahte övmeler olarak değerlendiriyoruz. Hatta biri bize güzel bir söz söylese, "Bu bir iltifat değil, gerçek" diye açıklama ihtiyacı duyuyor.


Geçen gün durakta yanımdaki genç kıza erkek arkadaşı elbisesinin kendisine çok yakıştığını söyledi. Genç kız kızararak "Yok canım, yeni değil zaten" yanıtını verdi. Elbisenin yeni olduğu her halinden belliydi ve gerçekten çok güzeldi. Oysa bu genç kız kendine yeterince güvenseydi yanıtı, "Teşekkür ederim. Ben de beğeniyorum" olabilirdi.

İnsanların çoğu kendilerini diğer insanlardan daha az yetenekli, daha az cazip, daha az güçlü olarak görür ve aşağılık duygusuna kapılırlar. Ya da tam tersi olur, eksikliklerini örtbas etmek amacıyla böbürlenirler, üstünlük taslarlar. Aşağılık duygusu da, üstünlük duygusu da eksiklik duygularını değişik şekilde ifade etme biçimidir. Özünde aynı şeydir.

Bu duyguların kökeninde kendini değerli bulmamak yatar. Kendini değerli bulmayan insan da ya başkalarında hata bularak geçici bile olsa egosunun üstünlük duymasını sağlar ya da kendisini kurban olarak hisseder.

Başkalarının sizi değerli bulmasını mı istiyorsunuz? Önce siz başkalarına değer verin. Başkalarından sevgi mi bekliyorsunuz? Önce siz sevin.

Dünyaya ne verirsek bize geri gelen o oluyor.

Dünyaya korku dolu gözlerle bakarak herkesten bir tehlike geleceği beklentisi içinde yaşıyorsak yaşamımızdaki her şey de düşüncelerimiz doğrultusunda gerçekleşiyor. Yani korktuklarımız başımıza geliyor.

Dünyayı, insanları sevecen bir şekilde algılıyorsak, her şey yine düşüncelerimiz doğrultusunda oluyor.

Yaşamımızdan memnun değilsek düşüncelerimizi gözden geçirelim. Düşüncelerimizde başkalarını suçlamanın ağırlıkta olduğunu göreceğiz.

İnsanlar size çekilmiyorsa, sizinle birlikte olmaktan haz almıyorsa nedeni, kafanızdaki düşüncelerinizin yarattığı duyguların negatif enerjisidir.

Düşüncelerinizi değiştirin, yaşamınızın değiştiğini göreceksiniz. Yalnızca bugünkü düşüncelerinizi gözlemeniz yeterli. Yaşamınızdaki her şeyin sorumlusu sizsiniz. Bu sorumluluğu kabul ettiğiniz an, değiştirmek için bir şeyler yapabilirsiniz. Ama, "Hayır! İçinde bulunduğum durumun, sorunumun nedeni ben değilim" diye düşünmeyi seçerseniz, yapacak bir şey yoktur.

Alıntıdır.

05 Şubat 2009

HAYATI ISKALAMA LÜKSÜN YOK SENİN


Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına
inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat
olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve
yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme
yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya
hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı
neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile
karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin.
Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her
zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi
halin cezanda indirim sağlamaz.

Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu
yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen
karşılığında mutlaka başka bir iddiayla
karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması
gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın,
güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın.
"Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur
aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine
engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik
yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak
için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için?
Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o
lüksü sonuna kadar yaşasın.

Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak"
yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani,
yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu
hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir
eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken
de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin
sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif
verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında.
Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de
cabası....

Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun
asolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip
de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın
sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter
ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda
duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o
zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler
değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...

NAZIM HİKMET


04 Şubat 2009

TARİHTE LAFI GEDİĞİNE OTURTANLAR


YARIŞ
*Bir ihtiyar,yaşlandığı için kendini yormamasını ve istirahat etmesini isteyenlere şu cevabı vermiş:
'Eğer bir yarışa katılmış olsaydınız, hedefinize yaklaştığınız da yavaşlar mıydınız?'
______________

*Churchill,avam kamarasında konuşurken,muhalif partiden bir kadın milletvekili,Churchill'e kızgın kızgın şöyle seslenir:
-'Eğer,karınız olsaydım,kahvenizin içine zehir karıştırırdım.'
Churchill,oldukça sakin kadına döner ve lafı yapıştırır:
-'Hanımefendi;eğer karım siz olsaydınız,o kahveyi seve seve içerdim.'
_____________

*Sokrates ve eşi bir türlü iyi geçinemezlermiş.Bir gün eşi Sokrates'e verip veriştirmiş,ağzına geleni söylemiş.
Bakmış kocası hiç bir tepki göstermiyor;bir kova suyu alıp başından aşağı boşaltmış.
Sokrat,gayet sakin:
'Bu kadar gök gürültüsünden sonra bir sağanak zaten bekliyordum' demiş.
_________________

*Bir toplantıda,bir genç Mehmet Akif'i küçük düşürmek ister:
'Affedersiniz,siz veteriner misiniz?'
Mehmet Akif hiç istifini bozmadan şöyle yanıtlamış:
'Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?'

*Bir gün Eflatun,talebelerinden birin kumar oynarken yakalamış ve şiddetle azarlamış.Talebesi:
'İyi ama ben çokaz bir paraya oynuyordum'diye itiraz edecek olunca..
Eflatun cevap vermiş:
'Ben seni kaybettiğin zaman için azarlıyorum.'
________________

*Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen,bir gün çok dar bir sokakta ,zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır.İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir.Mağrur zengin,hor gördüğü filozofa:
'Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem'der.
Diyojen,kenara çekilerek gayet sakin:
'Ben çekilirim.'
_______________

*Meşhur bir filozofa:
'Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar fakirsiniz?'diye sorulduğunda:
'Ona ulaşmak için eğilmek lazımda ondan demiş...
_______________

*Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü Galile'ye hasımlarından biri:
'Efendim' demiş,
'Kulaklarınınız,bir insan için biraz büyük değil mi?'
Galile:'Doğru' demiş,'Benim kulaklarım bir insan için biraz büyük ama,seninkiler bir eşek için fazla küçük sayılmaz mı?'

________________

EDEPSİZ
Cenap Şahabeddin'e:
'Şu edepsize neden bir tokat vurmadım?'
dediklerinde şu cevabı vermiş:
'Eldivenim yoktu,iğrendim.'

________________

ELBİSE
İngiltere Kralı George ile görüştüğü sırada,Gandi'nin üzerinde her zamanki gibi beyaz örtüsü vardır.Davetten çıkınca bir gazeteci sorar:
'Kıyafetiniz,bir kralla buluşmak için yeterlimiydi?
Gandi,hiç aldırmadan cevap verir:
'Kral,ikimize de yetecek kadar giyimliydi'

_______________

YAMA
İncili Çavuş,Osmanlı elçisi olarak Fransa Kralına gönderildiğinde,elbiselerinin bazı yerlerinde yama varmış.
Kral bunları görünce dayanamayıp:
'Bana senden başka gönderecek adam bulamadılar mı?'diye sorunca,
İncili Çavuş:
'Osmanlılar adama göre adam gönderirler.Beni de sana göndermelerinin hikmeti bu olsa gerek' cevabını vermiş.

________________

AMMA DA GEDİĞİNE OTURMUŞ DEĞİL Mİ?

YORUMA GEREK YOK











'' Milli Ben ligini Yitirmiş Uluslar

Başka Milletlerin Avıdır…! ''

M.K.ATATÜRK

03 Şubat 2009

BEYİN KANAMASI‏ (önemli)


Mangal yaparken aniden Sinem'in ayağı takılır ve düşer. Hemen Ambulans'a haber vermek istedilerse de Sinem buna karşı çıkar...
– kendisini iyi hissettiğini ve düşmesine sebep olarak da ayakkabılarının yeni olduğunu söyler.

Biraz titrek ve solgun göründüğünden, arkadaşları üstünü başını temizlemeye yardımcı olurlar ve önüne dolu bir tabak koyarlar, çünkü elindeki tabağı düşürmüştür. Sinem akşama kadar diğerleriyle birlikte eğlenmeye devam eder.

Eşi aksam olduğunda arkadaşlarını arayıp Sinem'in hastaneye kaldırıldığını haber verir.

Akşam saat 23:00'te Sinem vefat etmiştir. Meğer Mangal yaparken Beyin Kanaması geçirmiş.

- Eğer herhangi biri bunun bir Beyin kanamasi oldugunu anlasaydı Sinem bugün hayatta olabilirdi.


Lütfen aşagıdaki yazıyı dikkatle okuyunuz:

------------------------------------------------------------------------------

Beyin kanaması oldugunu anlamak için asağıdaki dört adımı uygulamak gerekir:

Beyin kanamasi semptonlarını anlamak çok zor olabilir. Fakat bu konuda bilgisiz olup beyin kanaması geçiren kişiye müdahale edilmezse, beyini çok ciddi zararlar görebilir.

Doktorlar, artık herkesin aşağıdaki 4 adımı uygulamakla, bunu kolayca anlayabileceğini söylemektedir.


1=Kişinin gülümsemesini istemek (eğer yapamazsa = Felç demektir)


2=Kişinin çok basit bir cümle söylemesini istemek ('Bugün çok güzel bir gün') gibi.


3=Kişiden her iki kolunu birden kaldırmasını istemek .


4=Kişiden dilini dışarı çıkartmasını istemek. Eger yamulmuşsa bu da felç geçirdiğine işarettir.


Eğer kişi bu dört adımdan birini yerine getiremiyorsa – 'lütfen' derhal acil Servise haber veriniz ve Doktora telefonda durumu izah ediniz.


Bu yazdıklarımı sakın unutmayın,herkese anlatın ki;emin olun ki en az bir kişinin hayatı kurtulur ve emin olun o kurtulan hayat belki de sizin hayatınız olabilir'...

Ben çözemedim ???


  1. Olayı Çözen Lütfen Bildirsin ??!!


    Aşağıdaki linke tıklayın.. Karşınıza küre çıkacak.. Bu küreye bakarak, iki basamaklı bir sayi düşünün.. örneğin; 34.. Onlar ve birler basamaklarındaki sayıları toplayın ve bu düşündüğünüz sayıdan çıkarın.. Örneğin : 34 ü aklınızda tuttunuz sonra 3+4=7, 34-7=27 şimdi bu sayınınn yanındaki sembole bakın ve bu sembolü aklınızda tutun.. Sonra sihirli küreye tıklayın..

    Sembolunuz karşınızda.. inanılacak gibi değil...:)

    :) çok güzelllllllllllll. ......... ...

    http://img20.imageshack.us/img20/5718/psychic2tl.swf

 
Design by Wordpress Theme | Bloggerized by Free Blogger Templates | free samples without surveys